15.09.2009

MİLLİ MÜCADELEDE YÖRÜK ALİ EFE

Halide  Edib Adıvar'ın Dağa Çıkan Kurt (1922) adlı kitabında “Efenin Hikâyesi” başlık lı öyküsü isim verilmeden -kuvvetle muhtemel- Yörük Ali Efe'yi  baş karakter olarak işler. Zaman, mekân, olaylar ve kişiler Aydın yöresinde cereyan eder. “Efenin Hikâyesi” izlenimci bir üslupla verilir. Yıl 1917… Efe henüz yirmi bir yaşındadır. Garp Cephesi Kumandanlığında kurulan Tedkik-i Mezalim Komisyonuna çağrılarak Yunanlıların İzmir, Aydın yöresinde sivil halka yaptıkları zulümler hakkında görüş alışverişi yapmak üzere çağrılır. Bu hararetli konuşmaları Halide Edib öyküsünde şöyle dile getirir: “ Bu mülakatlar tarlaları çiğnemiş, çiçekleri kurumuş, insanları dövülmüş harabe ve facia İzmir'ini belki kurtaracaktı.” der.          

Yazarın hemen hemen tüm öykülerinde olaylar/insanlar yaşanmışlıkların bir görüntüsü ve izlenimidir. Yazar bu öyküsünde Efeyi fevkalâde iç ve dış gözlem yapar. Başka bir deyişle, Efe'nin ruhsal ve fiziksel görünümü başarıyla çizilir: “Aydın bağlarının güneşi ancak sevimli bir matlık verebilecek kadar mermer gibi beyaz tenli, düzgün, hatlı, ince burunlu, güçlü yüzünün üstünde derinden bakan kara gözleri siyah aleve benziyordu.”(…) Yirmi bir yaşında olduğu söylenilen Efe'de bütün bu taze ve güçlü gençliğe rağmen karşısındakine ne genç, ne ihtiyar, hiçbir zaman ve yaş hisse verdirmeyen bir olgunluk vardı.” Yazar mekân tasvirini şöyle dillendirir: “Heyetin oturduğu büyük odanın her tarafına Uşak halıları örtmüşlerdi.” der. Öykü biteviye canlı bir atmosferde diyaloglarla sürdürülür, söz gelimi, “- Efe, dedi, Yunan İzmir'e girdi, sustunuz; din kardeşlerimizi soydu, sustunuz; ne kan, ne can, ne ırz kaldı, sustunuz.”

Kadınlar, kızlar hep bir olurlar maruz kaldıkları insanlık dışı hareketleri Efe'ye anlatırlar. Efe soğukkanlılığını bozmaz. Büyük bir irade, azim ve sabır içinde anlatılanları dinler. Ama içinde yanan bir kıvılcım onu ateşler. Karar vadisinde tek hedefe kilitlenir. “ Efe, girdiği gibi, gözlerinde ne öfke, ne isyan, ne de korku vardı.”…Ama Efe'nin kararlı tutumu, milli şuuru onu ileride Yunanlılara karşı kızanlarıyla yapacağı baskınlarla amansız mücadelesinin temellerini atmış olacaktı. Kendi ağzıyla şöyle diyecekti: “ O vakit ben kadınların hepsini evlerine yolladım. Kızanlarla köyün eşiğinde, ertesi gün öğle vakti, Menderes köprüsündeki köpekleri tepelemeye ant içtik.” der. …Ve 16 Haziran 1919 Malgaç demiryolu köprüsü yanındaki güçlü ve donanımlı Yunan karakoluna baskın yaparlar ve karakol tümüyle etkisiz duruma getirilir. Ege'de Kurtuluş Savaşı'nın başlangıcının ilk nirengi noktasını teşkil eden bu önemli başarı yöre halkına umut ve cesaret vermiştir. 7. Tümen Kumandanı Şefik Aker'in başkanlığında kurulan halk meclisinde oy birliğince alınan karar uyarınca Aydın Yörük Ali Efe emrindeki kuvvetler tarafından kurtarılmıştır.

Bu konuda İnci Enginün şöyle der:”Halide Edib, İzmir'in işgalinden sonra büsbütün uyanan milli heyecanı, yazdığı yazılarla besler. İzmir'in işgali ile ilgili faciaların tesiriyle yazdığı “Efenin Hikâyesi” o günlerin heyecanını taşıdığı gibi duygularımızı yabancılara da aktaran hikâyelerdendir.” (1)

Yukarıda da değindiğimiz gibi, yazar, bu öyküyü muhtemelen- yaşayarak, izleyerek yazdığı anlaşılıyor. Yunanlıların yapmış oldukları zulümlerin tarihi belge olarak tespitini sağlamak amacıyla Efe'nin görüşü alınmak istenir. Söz konusu komisyonda “çalışma görevini İsmet Paşa Halide Edib'e verir. Burada Yakup Kadri, Yusuf Akçura, bir mülazım ve bir fotoğrafçıyla birlikte çalışacaklardır. Halide Edib gelen raporları inanılmaz bulur ve “tetkike şahsen katılması” gerektiğini hisseder. Gördükleri dehşet vericidir. “ Yunanlıların bu köylerdeki hareketleri aklını kaçırmış insanların hareketleri gibiydi. Mülazimden ve gelenlerden işittiğime göre, Yunanlıların Anadolu kadınlarına muameleleri, bütün vahşet ölçüsünü aşmış gibiydi” diyen Halide Edib yanmış köyleri dolaşır. 

Yunanlılar her yeri öylesine yakıp yıkmışlardır ki, oralardan geçerken bu küllerle kaplı yerler bir zamanlar meskûn mu idi şüphesine düşerler. Köyler içindekilerle birlikte yıkılmıştır. Evlerin demir pencere parmaklıklarında gerilmiş yanık el parçaları durmaktadır. Yakup Kadri ve Halide Edib gibi iki müstesna edebiyatçının bunlara şahit olmaları, onları sadece resmi belgeler olarak tespit dışında, hikâye olarak işlenmesine de imkan vermiştir.
            
Bu sahneleri sadece tespitle yetinmek insanı gelecek bakımından büyük bir ümitsizliğe düşürür, halbuki Halide Edib bu dehşetin ardındaki yaşama azmini görür ve gösterir.(2)  Biz yine onun unutulmaz öyküsü: “Efenin Hikâyesi”nden alıntılayacağımız paragraflardan Efe'nin ne denli sabırlı, iradeli, azimli ve renk vermeyen bir mizaca sahip olduğunu şöyle dillendirir: “… Sokaklar ortasında başörtüsü parçalanmış bir nineyi boynundaki altınlardan yakalamış bir Yunanlı taştan  taşa  sürüklüyor, göğsü açık genç bir kızın, iki eliyle gırtlağını sıkarken, bir Yunanlı dudaklarını öpüyordu. Anasını boğan askerleri şu kadarcık bir kız ısırırken bir nefer sarı saçlı başını dipçikle eziyordu.
            
“Alev, tüfek, duman, kan ve çığrış içine biz de rüzgâr gibi, cehennem gibi girdik”.                     
            
 Efe ayağa kalkmıştı. Generaller tercümeyi dinlemiyor, sade Efe7nin yüzüne bakıyorlardı. Yüzü buruşmadan, gerilmeden milyonlarca yaşa girmişti. Siyah, siyah birer kaynar su membaı gibiydi. Yanakları kuruydu, fakat gözleri tamamıyle siyah yaştı. Nereye bakıyordu, bilmiyorlardı. Fakat bu siyah taşlar ortasında Aydın vardı.
            
Efe'nin sesi o kadar alçalmış, o kadar alçalmıştı ki, ağzından çıkan kelimeler sessiz gibiydi; fakat en belirli ve kudretli bir ıslık gibi her kelime sesi olarak değil, canlı birer facia hayali gibi bir ordu olsa görülecek ve işitilecekti.

            
Nihayet sırmalı çevresiyle, alnından dizilen terleri sildi. Gözleri eski kuru parlaklığı aldı. Eski ılımlı sesiyle hikâyesini bitiriverdi:
-          Üç saat, paşalar, üç saat insanların yapmadığını yaptık. Sonra Yunanlılar gitti, yangın söndü. Biz de kızanlarla kendimizi bulduk.
-          Bir şey olmamış gibi, generallerin birdenbire gözlerinin  içine bakarak:
-          Alaha ısmarladık, paşalar! Dedi.

Hepsi Efe'nin elini sıktılar. Efe, girdiği gibi, gözlerinde ne öfke, ne isyan, ne de korku vardı. Kapıya kadar kendisiyle yürüyen Türk subayının elini sıkarken esmer, sert yanaklarında iki sıra yaş dizilmiş olduğunu gördü.”

Halide Edib, “Efe” karakterini o kadar güzel işlemiş ki, ulusal bir kahramanın ne kadar mütevazı, ne kadar zaman ve mekân içinde dirayetli bir kahraman olduğunu öyküleştirir. Yazımızın tam burasında unutulmuş bu öykünün  “unutulmazlığını”, “Türkün Ateşle İmtihanı”nda ne denli meçhul kahramanların belleklerde yer edindiğini; bu öykünün Gazi Mustafa Kemal Paşa'yı nasıl etkilediğini ve sevdiğini aktaralım: 1938 yılında Atatürk, hasta yatağında acılar içinde kıvranırken bu öyküyü kendisine okunmasını Sabiha Gökçen'den ister. Bu unutulmaya yüz tutmuş öyküyü Zafer Haftası' nda okurlarıma sunmak istedim:

Atatürk, hasta yatağında “Efenin Hikâyesi” ile huzur bulur
            
Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen, “Atatürk'ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti “ adlı anı kitabında bu önemli durumu şöyle dillendirir: “ …O gece Atatürk en sıkıntılı günlerinden birini geçirdi. Bir türlü uyuyamıyor, arka üstü yatamıyor, sağa dönüyor olmuyordu…artık verilen ilaçların da hiçbir yararı olmadığı meydandaydı.. “Bari şu eski yazılardan birini daha oku Gökçen…”dedi. “dosyadan al bir yazı… Şeyi al meselâ…Halide Edip Hanım'ın Efe'nin Hikâyesi adlı yazıyı…Tatlı, içli, anlamlı bir yazıdır…Belki onu dinlerken biraz rahat edebilirim…” Emrettiğini yaptım. Yazıyı buldum ve okudum: “ okuduğum sürece zaman zaman gözlerimi satırlar arasından kaçırıp Atatürk'ün yüzüne bakıyordum. Istırapla  dolu yüzünde sanki bir memnuniyet ifadesi de var gibime geliyordu. Bu çelişkinin okuduğum yazıdan doğduğunu sonradan anladım” der. (3)
            
Millî Mücadele'nin (Kuvayı Milliye) 90.yılını kutladığımız bu yılda; vatan yolunda, ulusal bağımsızlığımızı ilan ettiğimiz   “ateşten günlerin” kahramanlarını anmak istedik.  Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde “silah arkadaşları”, nice meçhul kahramanlar ve topyekün insanımız var olmak mücadelesi verdi. Böylece modern Türkiye Cumhuriyeti'nin temelleri atılmış oldu. Memleketçi şairimiz Ömer Bedrettin Uşaklı “Efenin Bayramı” adlı şiirinde “Efe” yi ne güzel tasvir etmiş:
           
 “ Eğilmez başın gibi,/ Gökler bulutlu efem!./ Dağlar yoldaşın gibi;/ Sana ne mutlu efem!/ Oyna, yansın cepkenin;/ Yansın güneşten tenin!/ Gün senin, şenlik senin;/ Bayramın kutlu efem!…”       
 
NOT:  “Efenin Hikâyesi”nin alıntıları: Halide Edip Adıvar, Dağa Çıkan Kurt, Remzi     Kitabevi, İstanbul, 1995, ss. 37-43. 

(1)Prof. Dr. İnci Enginün, Halide Edib Adıvar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları,       Ankara, 1986, (Birinci Baskı), s.20. Söz konusu hikâye Vakit, nr.777,  Ocak 1920'de yayımlanmıştır. Halide Edib tarafından İngilizceye çevrilmiştir: “ Three Sketches by Halide Edib:The Story f the Effe, Among the Children I Know, TheWitch of Kalaba, Tales From Far and Near, Ed, by Ernest Rhys, C. A. Dawson-Scotto,New.

(2)  a.g.e. , ss. 30-31.

(3) Sabiha Gökçen Atatürk'ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti. Anıları kaleme alan: Oktay Verel, THK Yayınları, İstanbul, 1982, ss.411-416.