06.12.2009

“ELVEDA AFRİKA ,HOŞÇAKAL PARİS”

Hıfzı Topuz’la “Elveda Afrika Hoşça  Kal Paris” Üzerine bir söyleşi.

Hıfzı Topuz  Meyyale(1998) ile başlayan roman yazma girişiminden  sonra, peş peşe yazdığı diğer romanlarıyla edebiyat dünyasına geçte olsa kendini tanıttı. Her ne kadar biz sayın Topuz’un gazeteciliğini, Paris’te Unesco Genel Merkezi’nde (1959-1983) bir çeyrek asra yakın çalışmalarını ve Afrika’da, Hindistan’da, Filipinler’ de gazetecilik seminerlerini başarıyla sürdürdüğünü biliyorduk. Ama onun geniş okuyucu kitlesiyle tanışması, buluşması tarihsel biyografik romanlarıyla oldu: Taif’ te Ölüm, Paris’te Son Osmanlılar, Hatice Sultan, Gazi ve Fikriye, Çamlıca’nın Üç Gülü, Devrim Yılları... Bununla birlikte, anı kitaplarıyla da yazara karşı ilgi bir kat daha arttı: Parisli Yıllar, Eski Dostlar ve beş yıl sonra da “Elveda Afrika Hoşça Kal Paris”le yeniden okurlarıyla buluştu.
            
“Elveda Afrika Hoşça Kal Paris” yazarın “Çocukluk ve Genç1ik Yılları” , Galatasaray Anıları”, “Üniversite Yılları”, “Paris’te Unesco  Yı1ları” , ressam dostları:  “Fikret Mualla”,   “Avni Arbaş ve Nejad Devrim” ,  “Bedri Rahmi Paris’ te” . Kültür ve sanat dünyasından aşina yüzler:  “Hasan Âli Yücel Paris’te”, “ Nâzım Hikmet Paris’te”,  “ Zekeriya Sertel Paris’te” , “Pertev Naili Boratav Paris’te” , “Fikret Adil ve  Dr.Safder”  ... ve politika dünyasından tanınmış kişiler: “Hasan Esat Işık Paris’te,” Üstün Üstündağ ve Ecevit”, TRT’de  bir yıllık kısa bir süre içinde başarılı   ve gözdolduran çalışmalar ve Kara Afrika’da sıcak yıllar… Olağanüstü bir bellek zenginliği ile yaşanmışlıklar kronolojik düzenleme ile okurla sıcak, samimi bir temas kuruyor.
            
Köşkte başlayan çocukluk ve gençlik anılarını süsleyen Kartal anılarıyla başlayan bir ömür boyunca genç Hıfzı’ nın belleğinden silinmeyen yaşanmışlıklar... O günlerin asude bahar havasını, insanlarını, İstanbul’un bozulmamış tarihsel dokusunu, doğal güzelliklerini, kültürel yapısını, yaşam biçimini o kadar güzel anlatıyor ki, okurda bu yaşanmışlıklarda kendisini buluyor. Bazen gülümsüyor, bazen de hüzünleniyorsunuz. Bir dönemin ülküsü, yaşantısı romansı bir edayla veriliyor.
            
Kültürümüze, sanatımıza emek verenler, iz bırakanlar da bu panoroma içinde  yerlerini alıyorlar. Sözgelişi,  “Türkçe grameri, doğru dürüst yazı yazmayı bize öğreten” dediği  bir dönemin gençliğinin ellerinden bırakmadığı aşk ve sevda romanlarının  unutulmaz yazarı Esat Mahmut Karakurt’ un öğretmenliği...Galatasaray Lisesi’ndeki son yıllar... 20.yüzyılın en büyük dünya olayı İkinci Dünya Savaşı içinde Türkiye . Ekonomik  buhranlar. . .Acılı yıllar...
            
Paris’li yılların başlangıcı: “ İstanbul günün buğulu havası içinde yavaş yavaş gözden kaybolurken”,   ışık ve sanat şehri Paris’e büyük umutlarla  gidiş.  Giz dolu dünyanın eşiğinde yalnız bir gencin Paris hülyaları...Kültür ve sanat çevresiyle gazeteci girişkenliği ve içtenliği ile tanışma, yaşama ve röportajlar...
            
Ve bu kitap sanki bir veda mesajı gibi... Yazarın hayattan ayrılmanın, veda etme zamanının gelip çattığını duyumsamanın bir önsezisi midir?diye biteviye düşündüm durdum. Gerçek yazar ve sanatçı fiziksel olarak ölüyor, ama tinsel yönden ölümsüzleşiyor. O geleceğe iz bırakan, yaratıcılığını, görsel mantığını, belleğini kullanarak  anlatıyor, yazıyor, çiziyor, renklendiriyor, biçimlendiriyor ve görü1en  şeylerin ana karakterlerini açığa çıkartıyor.
            
Hıfzı Topuz’da  müthiş bir hayata bağlanma, yaşama sevinci içinde idealist bir beden ve ruh bütünlüğü var. Yirmi dört saati, yirmi beş saat yapmanın heyecanını, hazzını içinde  duyumsuyor. “Hayat bir koşuşturmacadır” diyen rahmetli öğretmen babamda gördüğüm çalışma disiplinini, azmi, iradesi ve sabrı içinde... Son  derece kibar ve zarif bir İstanbul beyefendisinin çalışkanlığı, velûtluğu hiçbir zaman unutulmayacak!..
            
Son on yılda art arda kitaplarını yayın dünyasına sunan Hıfzı Topuz, ne denli araştırıcı/inceleyici bir özelliğini de ortaya çıkartıyor. 86 yıllık yaşam çizgisinde çok şeyler görmüş, geçirmiş yaşamış yazar.  “Bu dünya içinde,başka bir dünyanın daha olduğundan” söz eder Eluard.  Yazarın da kendi yaşanmışlıklarının bütünlüğü içinde, kendi bireysel serüvenlerini okurların  gözlerinde, belleklerinde canlandırarak yaşatmak istiyor.
            
Jean-Paul Sartre ne güzel söylemiş: Başkaları, nasıl bizi yaşar ise, biz de onları yaşarız. Hepimiz ortak ve etkileşimli bir deneyim alanındayız” der.   Hıfzı Topuz’ un  da yaşadığı zaman, mekân olaylar, insanlar onun kişiliğinde odaklaşıyor ve hârikulade bir ışıltı yayılıyor. O, aynı zamanda iyi bir anlatıcı... Sözün özü: Okurun elinden bırakamayacağı nefis bir anılar demeti  “Elveda Afrika Hoşça Kal Paris” !.. Üstada daha nice eserler vermesini  dilerken kendisine sorularımı yöneltiyorum:
            
-Kitabınızın oluşumunda sizi etkileyen etmenleri ilettiniz .Sizin dünyanızı renklendiren kuşkusuz edebiyat ve sanat dünyasıdır. Sizinle yakın bir temas içinde olan Fikret Mualla hakkında bir-iki soru sormak istiyorum: Bildiğiniz gibi sanatçı üç şeye sarıldı:Resim,  içki ve mektup...  Yalnızlığını gidermek için dostlarına-tıpkı Van Gogh gibi- mektuplar yazarak, onlardan mektuplar, gazeteler bekledi. Size de yazdı. Kendisinde sıla özlemiyle birlikte, bir dost yüzü görmek, bir Türk’le konuşmaktı.
Büyük bir melankoli içinde bazen hıçkırıklarla ağlar, bazen de espriler yaparmış.  Sanatçıyı bu durumlara getiren başka ne gibi etmenler vardı?

“Evet Fikret Mualla ne içkiden vazgeçebildi, ne de resim yapmaktan. Akıl hastanelerinde bile eline kağıt geçirince desenler çiziyordu. Resim onun varlığının bir parçasıydı.

Her zaman Türkçe konuşmanın özlemi içindeydi. Bütün Paris yaşamı boyunca hep Türkleri aradı, hepimize kapılarını açtı. Kimler yoktu onunla içki içenler, onu arayanlar ve zaman zaman görmeye gelenler arasında? Ressam Sadi Öziş, Heykeltraş İlhan Koman, Ressam Oktay Günday, Avni Arbaş, Abidin, Mübin, Selim, Neşet Günal, Bedri Rahmi, Eski Büyükelçilerden ve Dışişlerinden Hasan Esat Işık, Settar İlkin, Namık Yolga, Halûk Kura, Mukadder Sezgin, Abdülhalik İndere, Doktor Safder Tarim, OECD’den Üstün Üstündağ, Tevfik Kent, Fikret Adil, Taha Toros...
            
Fikret Mualla onlarla konuşmakla özlem giderir ve tüm sorunlarını onlara anlatmaya çalışırdı. Çok duygusal bir kişiliği olduğu için de hemen gözlerinden yaşlar dökülürdü. Fikret hep vatan özlemi içinde yaşadı ama Türkiye’ye dönmekten de her zaman korktu. Tutuklanmaktan ya da akıl hastanesine kapatılmaktan korkuyordu. İçki sofrasında ona “Haydi Fikret, yarın sana bilet alalım, seni İstanbul’a götürelim” diyenler olursa birden heyecanlanıyor. “Tabii, elbette, çok sevinirim” diye naralar atıyor, sonra ertesi gün o sevdadan vazgeçiyordu.
            
Mektup yazmaya gelince, mektup yazmak ya da kart atmak onun için bir tür özlem gidermekti. Her zaman dostlarından da mektup bekledi. Kimlerle mektuplaşıyordu? Bana yazdıklarını derledim, mektup ve kart sayısı 30’u buldu. Semiha Berksoy’a ve Taha Toros’a da bol bol mektup yazdığını biliyorum. Fikret Adil ve Sadi Öziş’le de mektuplaştılar. Bütün mektupları hep içtenlikle, duygusallıkla ve sıcak sözlerle yazılmıştı. Kendisine gelen mektupları ve pulları da özenle saklar ve benden hep posta pulu ve gazete isterdi.
Türkçe gazetelere de özel bir düşkünlüğü vardı. Türklerle biraraya gelmek, Türkiye’den mektup almak ve Türkçe gazete okumak büyük bir vatan özlemi değil miydi?
Mektup konusunda bir de şunu söyleyeyim. Ressam Prof. Sadi Öziş anlatmıştı, birgün Fikret’e uğramış, masanın üstünde mektuplar duruyormuş. Sadi onlara bir göz atacak olmuş, bir de bakmış Fikret’in kendi el yazısıyla Güney’den yollanmış bir kart! “Nedir  bu kart? Kimden geliyor?” diye soracak olmuş. Fikret “Geziden dönünce evde hiçbir mektup ve kart bulamazsam üzülüyorum. Onun için kendi kendime kart yolladım” demiş.
 
            
-“Aşktır eleştirmek” diyen sanat tarihçisi-eleştirmen  rahmetli Sezer Tansuğ, F. Mualla’nın yalnızlığını, melankolisinin nedenlerini şöyle belirtir:    “… Başlangıçta uzun bir süre onu eksantrik bir kişi sanan dostları Mualla’nın hikâyeleriyle başka dostları pek şaşırtıp güldürdüler. (…) sonuçta  onun birkaç resmine sahip olduklarını göstermenin fırsatını bulmaktan başka onlara F.Mualla’dan  hiç bir şey kalmadı .Hepsinin onun için yazdıkları yazılar da bundan başka bir şey değildir. Zaten yanlışlık hiç bir zaman F.Mualla’nın kendisinden gelmedi. O yanlışlık mektuplarını gönderdiği dostlarından ve bugün sahip oldukları resimler üzerine titreyen, hattâ hâtırasını kutsallaştırmaya çalışan kişilerden geldi.” diyor .Tansuğ’ un bu saptamasına ne derece katılıyorsunuz, katılmıyorsanız neden ve niçinleri...
            
-“Sezer Tansuğ’un sözünü ettiği “yanlışlık” ın ne olduğunu pek anlayamadım. Yanlışlık nerede? Kim ne yanlış yapmış? Dostları onun resimlerini saklamış ve değerlendirmişlerse bu yanlış bir iş midir? Neden yanlış olsun? Bu sözleri yorumlamak kolay değil.”
 
            
-Türk sanatçıları azımsanmayacak kadar Paris’te sanatlarını icra ederler. 1950’li yıllarda ressamlar varlıkla/yokluk arasında geçim sıkıntısı çekerler. Hatta diyebiliriz ki, bohem hayatı da bu yoksulluklardan ileri geliyordu. Kimlerdi bu sanatçılar? Abidin Dino, Avni Arbaş, Fikret Mualla, Selim Turan, Hakkı Anlı, Mübin Orhon…  Bu sanatçılarımız Paris’te aradıklarını bulabildiler mi? veya Paris bu sanatçılarımıza gerekeni verdi mi? Yoksa...
            
-“Adlarını saydığımız ressam ve sanatçıların bazıları Türkiye’deki siyasal baskılardan kaçarak Paris’e gittiler. Bazıları da Paris’teki sanat akımlarını daha yakından tanımak ve gelişmeleri izleyebilmek için. Ragıp, Atilla Bayraktar, Ali Atmaca, Abidin, Avni, Selim, Hakkı Anlı, Mübin, Ömer Kaleşi, Neveser Aksoy, Behçet Sefa, Oktay Günday, Remzi, Mustafa Altıntaş, Tunç Tüfekçi, Hilda Yosmayan gibi bazı sanatçılarımız Fransız ressamlarla dostluk ilişkileri kurdular, atölyelerine ve sergilerine gittiler. Çevre edindiler, sergiler açtılar. Ama geniş bir müşteri çevresi bulamadılar. Fransa’da resimden gelir sağlamak kolay değildi. Bu işi Abidin ve Utku Varlık başardı. Fikret Mualla ölümünden sonra ünlü oldu. Yani Türk ressamlarının Paris’te aradıklarını buldukları pek söylenemez. Ama elbette hepsi görgülerini genişlettiler, deneyimler edindiler. Tülay German kendisini Fransa’ya kabul ettiren eşsiz bir ses sanatçısı oldu. Selçuk Demirel de kendini karikatürde kabul ettirdi.”
 
             
-Paris’te yaşayan sanatçılarımızdan söz açarak şöyleşimize devam edelim. Bütün hayatı resimlere yansıyan geçen yıl Foça’daki evinde yaşamına veda eden dostunuz Avni Arbaş için;”... sanatından hiç ödün vermez ve hiç ısmarlama resim yapmazdı” (s.152) diyorsunuz Arbaş’ın  sanat poetikası ile birlikte,günlük yaşam içinde bir “insan” olarak sanatçımızın portresini çizer misiniz?
            
-“Evet, Avni düşüncelerinden ve sanatından hiç ödün vermeyen bir sanatçıydı. Yaşamı boyunca hep aynı çizgide kaldı. Çok dürüst ve duygusal bir insandı. Leopold Levy’nin öğrencisi olarak Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim gördükten sonra 1946’da Paris’e gitmiş ve orada büyük bir felâkete uğramıştı. Eşi hastanede kızı Zerrin’i doğururuken birden bire ölünce Avni’nin yaşamı yıllar boyu karanlıklar içinde kaldı.
            
Ben 1952’de Paris’te Avni’yi üzgün ve karamsar bir havada buldum. Hiçbir şeyden zevk almayan, keyifsiz bir kişiydi. Avni kolay kolay bu depresyondan kurtulamadı. Kızını İstanbul’a göndermişti. Ondan ve çok sevdiği annesinden ayrı kalmış olmanın da üzüntüsü içindeydi. İşte o dönemlerde Henriette onun imdadına yetişti. Yoksulluk yıllarını birlikte yaşadılar. Avni’nin belirli bir geliri yoktu. Henriette bir takıcının yanında inci dizerek kolyeler hazırlıyor ve kaldıkları pansiyonun kirasını galiba o veriyordu. Avni’nin atölye olarak kullandıkları bu pansiyonda yıllarca yaşadılar. Avni kırk yılda bir resim satacak oldu mu eline geçen para mutfak masraflarını bile karşılamıyordu. Yaşamları çok güçtü.”
 
            
-Arbaş üzerine diğer bir sorum da şu: Sürekli  “at’ ,“atlar”,“at sırtında figürler” çizmiştir sanatçımız...Nedir bu at sevgisi?  veya  “at” onun için bir ‘idol’ mu dur?, ne dersiniz?
            
-“Avni babasını çocukluk yıllarında yitirmişti. Albay olan babası galiba süvariymiş. Avni’nin at merakı babasından ve çocukluk yıllarından gelirdi. Bunu birçok resmine konu yaptı. Nâzım’ın ünlü şiiri “Bunlar Avni’nin atları” da o resimlerden kaynaklanır. Avni Kuvayi Milliye atlarını çizdi ve çok da başarılı oldu. Yazları güneye giderdi. Oradan birkaç kez Camarque bölgesine de gittiğini anımsıyorum.
            
Camarque ağaç ve sazlarla kaplı, at sürülerinin başı boş dolaştıkları bir bölgedir. Avni oraya bayılırdı. Orada Kuvayi Milliye atlarını görür gibi oluyordu. At resimlerinin kaynağı bir yandan Kuvayi Milliye süvarilerin atlarıdır, bir yandan da Camarque atları.”
 
            
-Bedri Rahmi sizin en yakın tanıdığınız deyim yerindeyse “can dostunuz”. Bohem yaşamayı seven,arkadaşlarıyla dost meclislerinde bülbüller gibi şakıyan can dillidir.  İroni onun hayatının bir parçasıdır. Mizaç itibariyle coşkun, duygulu, en ufak bir şeyden haz alan, heyecanlı, tutkulu ve de espritiüeldir. Başka bir deyişle güzel kadına düşkün, sevdaya tutkundur. Kitabınızda 58 yıllık bir tutkuyu, giz’ i açıklıyorsunuz :  “Bedri Rahmi’nin  ‘Karadut’u  Mari Gerekmezyan” dı diyorsunuz. Hatta öğrencisi Benek’e yazdığı  “Canımın içinden  girdiği bir parça girmeli” dediği desenleriyle süslediği mektupları onun edebî  sanatsal yönünü de ortaya çıkartır. Okuyucuların da merakını ve dikkatini çeken aşkı/tutkuyu  anlatır mısın?
            
-“Evet. Bedri yıllarca benim en yakın dostumdu. Paris’e geldiği zamanlar bende kalır, heryere birlikte giderdik. O Paris’teyken onsuz tek kadeh içki içmezdim. Böyle bir birliktelik elbette beni çok etkiledi. Bütün gizlerimizi paylaştık, aramızda hiçbir giz kalmadı. Bana bazı akşamlar, sofra başında “Gel seninle açık kalp ameliyatı yapalım” derdi. Açık kalp ameliyatı dediğimiz şey bütün düşüncelerimizi birbirimize bütün çıplaklığıyla anlatmaktı. Bedri  deyince şimdi aklıma onun benim üst kattaki küçük odamda Benek’ten söz ederken ağlaması geliyor, ünlü bir diplomat dostumuzun evinde 68 olaylarını savunurken “Siz hiç öldünüz mü?” diye dikleşmesi geliyor, Benek’i Paris’te bıraktıktan sonra. Köln’den bana yazdığı tutkulu ama yine de hiciv dolu mektuplar geliyor.
            
Bedri bir sevda adamıydı. Dört- beş büyük aşk yaşadı. Çok zarif bir insandı. Büyük aşklar yaşadı ama hiçbir kadına asıldığını görmedim. Ama ne var ki, kadınlara iltifat etmesini, onların hoşuna gidecek güzel sözler söylemesini çok iyi bilirdi. Maksadı hiç de onları yatağa götürmek değildi. Taşkınlıkları yalnız sanat, kültür ve politika alanlarındaydı.”
           
            
-Yine bu bağlamda ardışık bir soru sormak isterim: Turnel  Köprüsü; Bedri Rahmi’nin Paris’teki bütün sevinçlerine ve mutluluklarına tanık olmuştur. Ressamın saatlerce ağladığını... “İçmişim armut rakısını/  Geçmişim Turnel Köprüsü’ nü/Varmışım Hıfzı’ nın evine...” diyor. Sanatçımızı bu denli anıların sisli gölgeliğinde bağlayan ve romantizmin düşsel atmosferinde esrikleştiren durum nedir?
            
-“Tournelle Köprüsü Paris’in sol kıyısını Saint Louis adasına bağlayan köprülerden biridir. Tam da benim oturduğum apartmanın karşısındadır. Bana çoğu zaman Tournelle Köprüsü’nden geçilerek gelinirdi. O köprüden Notre Dame Katedrali, uzaktan Eifel Kulesi ve Seine kıyılarından geçen “Bateau- mouche” denen turistik tekneler, “péniche” denen ve içinde yaşanılan tekneler görünür. O köprü Bedri’nin anılarında bir semboldü. Benek’le özdeşleşmişti.
            
Bedri’nin “armut rakısı” dediği içki armuttan yapılmış, 40 derecelik renksiz bir içkidir. Buna “Eau de vie de poire” ya da “Poire Williams” da denir. Paris’te rakı bulunmadığı zamanlarda bu tür şeyler içerdik. Armut rakısı da Tournelle Köprüsü gibi Benek’i anımsatan bir semboldür.”
 
            
-Hasan Âli Yücel’ in iyi niyetle başlattığı eğitim/ öğretim ( Köy Enstitüleri) ve kültür (MEB Klasik Eserler, Tercüme Bürosu/dergileri vd.)  alanındaki girişimlerini, etkinliklerini belirtiyorsunuz. Çok partili döneme geçişte ise  Batı’dan  model aramalar yoluna gidilmiştir.  Ve en önemlisi de Türk Millî Eğitim Sistemi’nin  “felsefesi” hem kuramsal, hem de uygulamalı yönden yazılmamıştır. Siz bu soruma katılıyor musunuz?  veya sizce ikinci bir Yücel döneminin “ufuk açıcılığına” gereksinim var mıdır?
            
- “Batı’dan model arama”nın ben çok daha eski bir tarihi olduğunu sanıyorum. Tanzimat Batı’dan modeller aramaya yönelmiş değil miydi? Çok partili dönem 1946’da başladı. Ya ondan önce alfabede, eğitimde, müzikte, tiyatroda, operada, resimde, heykelde, klasiklerin çevirisinde Batı modelleri yok muydu? Amaç Türk kültürü’nü uygarlık düzeyine ulaştırmaktı. Batı uygarlığı da birçok yönden örnek alınacak bir uygarlıktı.
            
Türk Milli Eğitim Sistemi’nin dönemlere göre felsefesini ve nerelerden nerelere getirildiğini araştırmak bugün için de çok güncel bir sorundur. Sorunuza katılıyorum.
Birinci Yücel dönemi ne yazık ki tamamlanamadı. Çok partili rejim anlayışı içinde çeşitli ödünler vererek devrimleri baltaladılar. Hasan Âli Yücel’in istifaya mecbur bırakılmasından sonra onun yerine Reşat Şemsettin Sirer’in Milli Eğitim Bakanlığı’na atanmasıyla kültür devrimleri ilk büyük darbeyi yemiş oldu. Köy Enstitüleri’nin kapatılması, çevirilerin durdurulması, devrimci kadroların görevden uzaklaştırılmasıyla kültürün devrimci gelişmeleri çökertildi.
            
İkinci bir Yücel dönemine gereksinim var mı diyorsunuz. Yücel görevden ayrıldığından bu yana tam 58 yıl geçti. Bütün koşullar değişti, üretim yöntemleri ve teknikleri, iletişim teknolojsi akla gelmez boyutlara ulaştı, Türkiye’nin sosyal yapısı bambaşka birşey oldu. Türkiye’nin kültür yapısını ileride yeni bir devrimci açıdan, demokratik kitle örgütlerinin katılımıyla, toplumu bir adım ileriye götürecek bir kültür ve eğitim politikasıyla yeniden ele almak gerekir. Bugün için bu muazzam bir düş! Siz isterseniz buna, nostaljik bir yaklaşımla, İkinci Yücel Dönemi diyebilirsiniz.”
 
            
-Nâzım Hikmet, Peyami Safa, Necip Fazıl Kısakürek birlikte bir yerde buluşup, oturup edebî konularda medenî bir şekilde tartışıp konuşabiliyorlar. Fikirden önce somut varlık olan insan ve insanın özellikleri, dostluklar ya da ortak paylaşımlar onları hoşnut edebiliyordu. Kişisel ilişkilerin yanı sıra, o dönemde yayınlarını sürdüren edebiyat ve sanat dergilerinde de farklı düşüncelere sahip kalemlerin bir arada yazı yazdıkları bir gerçektir.
            
Mazinin derinliklerinde, anılarda kalan bu ‘hakbilir’  değerlendirmeleri, edebî dostlukları handiyse özler duruma geldik. Siz bu ortamın oluşmasını veya ortak paylaşımlarda bulunmayı nasıl buluyorsunuz?...
            
-“Adlarını saydığınız kişiler zaman zaman bir araya gelmişlerdir ama o dönemlerde de ne kavgalar olmamıştı? Nazım Hikmet-Peyami Safa, Nazım Hikmet-Yakup Kadri, Serteller-Hüseyin Cahit, Ahmet Emin Yalman-Samet Ağaoğlu, Necip Fazıl-Doğan Nadi, İsmail Habib,          – Ahmet Hamdi Tanpınar kavgaları bunların unutulmaz örnekleridir. Bunlar gibi daha en az 10 – 15 çatışma sayabiliriz.
            
Ben hoşgörüden ve karşılıklı saygıdan yanayım. Düşünce ayrılıkları düşmanlıklar gerektirmemeli. Uygar toplumlarda bu tür tartışmalar ve polemikler hakarete, sövmeye dövüşe yol açmamalı.”
 
            
-Işık ve sanat şehri Paris’e  ilk gidişinizde büyük bir heyecan ve giz dolu bir dünyanın içinde kendinizi buluyorsunuz. “Bütün müzeleri gezdim...Fransa’nın kültür ve sanat havasını ciğerlerime doldurmaya devam ettim.” (s.85) diyorsunuz. Yahya Kemal’ den, Attilâ  İhan’a kadar, Fikret Mualla’dan Utku Var1ık’a  Paris’in ve özellikle kültür/sanat dünyasının Türk yazarlarına, şairlerine, sanatçılarına neler getirdi/neler götürdü. Bu konuda tespitiniz nedir?
            
-“Paris’in kültür ve sanat dünyasının adını söylediğiniz yazar ve sanatçılara neler getirdiğini yuvarlak birkaç sözle özetlemek kolay değil. Ama bütün bu sanatçı ve yazarlar Paris’te dünya kültürünü ve özellikle Fransız kültürünü daha yakından tanıma olanaklarını buldular. Bazıları onlardan esinlenerek Türkiye’ye o akımları yansıttı. Kendi sanat ve kültürümüzün gelişmesinde onların katkıları olduğunu düşünmek yanlış olmaz diyorum.”
 
            
-1953  yılında Fransız şairi/yönetmen/senarist Jacgues  Prévert’le  ilginç bir konuşma yapıyorsunuz. Özellikle şairin İstanbul hakkında ki sözlerini bugünlere getirecek olursak; “… ne güzel kenttir İstanbul. Ben  o kadar güzel kent az gördüm. Anlatsanıza, İstanbul değişti mi şimdi? Yok hayır ,değişmemiştir. Ne yapsanız değiştiremezsiniz İstanbul’u. Örneğin Eyüp, bin yıl sonra yine Eyüp’tür. Zor değiştirirsiniz Üsküdar’ı. Deli misiniz, olmaz öyle şey!..”(s.101)
            
Şairin bu güzel dokunaklı sözleri anılarda kaldı. Bir İstanbul beyefendisi olarak, kent kültürünü, tarihi dokuyu koruyabildik mi? veya sizin tespitleriniz ve önerileriniz...
            
“Yüzlerce Fransız, İtalyan, Hollandalı, İngiliz ressamın, Pierre Loti, Jacques Prevert gibi nice yazarın hayran kaldığı İstanbul bugünün kişiliksiz, kimliksiz İstanbul’u değildi her halde. Kent çok astronomik ölçülerde büyüdü, genişledi, karada ve denizde çağdaş ulaşım araçlarına kavuştu, gökdelenlerle donatıldı, her mahallede sayısız market açıldı, kentin çevresinde yeni yeni siteler oluşturuldu, ama bütün bu plansız büyüme kentin kimliğini yok etti. İstanbul bir vurguncular, yağmacılar, kapkaççılar,  üçkağıtçılar kenti oldu. Eski dokudan ne kaldı İstanbul’da. İçinde dünyanın en zengin kültür varlıklarını barındıran hiçbir tarihsel kent bu ölçüde yok edilmemiştir. Yazık oldu İstanbul’a.”
 
            
-Öğrencilik yıllarında olduğu gibi, Unesco’da  çalıştığınız yıllarda da boş durmuyorsunuz:Vatan’a, sonra da Cumhuriyet’e ve Milliyet’e sürekli röportaj ve inceleme yazıları yollamayı da hiç aksatmıyorsunuz. Bununla birlikte, Paris’te O küçük dairenize’ gelen konuklar hep “eski dostlar” kimler yok ki: Avni Arbaş ve Henriette,
Abidin Dino ve Güzin, Pertev Naili Boratav ve Hayrunisa, Bedri Rahmi, Mübin Orhon, Nejad Devrim, Bedrettin Tuncel, Hasan Âli Yücel vd…
            
Bu güzel atmosferi süsleyen söyleşilerden; eşinizin o güzelim  lezzetli yemeklerinden arta kalan anılardan sizi, en çok etkileyenler, nelerdi?
            
-“ O yıllardan arta kalan o kadar çok anı var ki, hangi biri benim için daha değerli, daha etkileyici, bilemiyorum. Seçim yapmak çok güç. Evime en çok gelenler Güzin ve Abidin Dino, Avni Arbaş, Yıldız ve Zekeriya Sertel, Pertev Naili Boratav, Hasan Işık, Nejad Devrim, Gülgün ve Üstün Üstündağ, Eren ve Bedri Rahmi Eyuboğlu, Hilda, Necati ve Berin Cumalı, Erdoğan Teziç ve Merih İpek, Canan ve Ahmet Tangün, Ali Atmaca, İsmail Cem, Melih Cevdet, Müşerref Hekimoğlu, Abdi İpekçi, Ferruh Doğan, Tülay German ve Erdem Buri, Gönül Gökdoğan, Ahmet Taner Kışlalı, Tansu ve Ertuğrul Özkök, Korkmaz Alemdar, Kaya Ardıç, Nevin Menemencioğlu, Mukadder Sezgin, Cahit Kayra, Memduh Aytur, Reşad ve Halûk Ceyhan, Zeynep Oral, İsmail Hakkı Birler, Ülker ve Zülfü Livaneli’ydi.

Sabahattin Eyuboğlu, Behice Boran, Niyazi Ağırnaslı, Nadir Nadi ve Berrin Hanım, Hasan Âli Yücel ve Nâzım Hikmet’le buluşmalarımız da Paris anılarımın başlarında yer alır.

Afrikalı ve Latin Amerikalı dostlarımla evde yaptığım uzun söyleşiler Paris anılarıma özel bir renk kattı.
            
Evet, dediğiniz gibi, Nezihe Topuz da o yıllarda bütün dostlarımın ve konuklarımın sevgisini kazanmış eşsiz bir hanımefendiydi.”
 
           
-Sayın Hıfzı Topuz,gelin birazda TRT’ de kısa sürede çalışmalarınızın değerlendirmesine geçelim. Sayın İsmail Cem’in ”TRT’de 500 Gün” adlı kitabında şu dikkat çekici tespitini alıntılıyorum:  “… Hıfzı Topuz bir işe  başlarken en yetenekli kim varsa çevresinde,onu çağırır görevi verirdi.Ortaya çıkan sonuç da fevkalade olurdu” diyor.Yıllarca her alanda arzu ettiğim bir durum bu! Ne var ki bir Türkiye klasiği olarak maalesef hep adamını bul!” ve ya kayırmacılık olmuştur. Sizin bu tavrınız/tutumunuz son derece takdire şayan.Peki, Türkiye ve dolayısıyla insanımız bu durumu bir yaşam biçimi olarak ne zaman algılayacak,siz bu hassas konuda ümitli misiniz?
            
-“İsmail Cem’in bu gözlemleri beni çok duygulandırdı. Türkiye’de kayırmacılık yöntemini hiç uygulamayan pek çok kişi olmuştur. Ben de onlardan biri olmuşsam bana ne mutlu.”
 
            
-Sorularımızın son bölümünde Kara Afrika’dan söz açmak isterim: Afrika’yı ilk kez 1960 yılında tanıyorsunuz. Bölgesel gazetecilik seminerleri yönetiyorsunuz.Çok geziyorsunuz. İnsan ilişkileriniz bir hayli enteresan,gözlem,izlenimleriniz ilgi çekici işte bunlardan biride Senegal’in bağımsızlık ve dini lideri konumunda olan Ahmedu Bamba’yla tanışıyorsunuz. Renkli kişiliğinin yanı sıra, Fransızların çeşitli dönemlerde onu ya sürgüne ya da onun aracılığına sığınarak Senegal’lileri askere almışlar...  Fransız1arın  ‘lejyon donör’ verdikleri  Ahmedu Bamba’yı okurlarımıza tanıtır mısınız?
 
            
-“Şener Bey, bu soruyu ben pek tutmadım. Ahmedu Bambu’yu ben tanımadım. Ben 4 yaşındayken ölmüş. Bağımsızlık lideri sayılmaz. Tarikatçı bir kişiliği var. Çanakkale’ye gönderilen askerlerin toplanmasında da bir rol oynamış. Sömürgecilere hizmet etmiş... Geçelim. İsterseniz siz bana şöyle bir soru sorun:
            
- Burkina Fasso’nun devrimci lideri Sanuara’yı bize anlatır mısınız?
1981 yılının son aylarında bir gün Unesco’ya Burkina-Fasso’da Televizyon Müdürü olan bir arkadaşım telefon etti. “Haberleşme Bakanı ile beraberim, seni görmek istiyor, gelebilir miyiz?” dedi. “Elbette” dedim, “sevinirim.”
           
Akşam saat 17 sularında arkadaşım, Haberleşme Bakanı ile birlikte büroma geldi. Tanıştık. Bakan, Thomas Sankara adında bir yüzbaşı. 30-32 yaşlarında, ordudan daha yeni ayrılmış, sivil giysilere pek alışamamış bir gençti. Alelacele edindiği giysiler üzerinden dökülüyordu. Geniş yakalı bir ceket giymiş ve çarpıcı renkli bir kravat takmıştı.

 Kimdi bu Thomas Sankara? Daha önce hiç karşılaşmamıştık. Ama 25 Kasım 1980’de yapılan bir darbe ile Haberleşme Bakanlığı’na getirildiğini biliyordum. Saye Zerbo adında bir albayın düzenlediği bir darbe ile Devlet Başkanı Lamizana devrilmiş ve bir askeri cunta yönetime el koymuştu. Thomas Sankara da cuntanın en gelişmiş üyesiydi.

Aradan bir yıl geçti geçmedi, bir de baktık yeni bir darbe olmuş. Albay Saye Zerbo devrilmiş, Ouedraogo adında bir askeri doktorun başkanlığındaki bir cunta, hükümeti ele geçirmiş. Hergün haberleri izliyoruz, acaba bizim Sankara ne oldu diye. İlk başlarda onun adı pek geçmiyordu, ama sonra anladık ki, o da cuntanın içindeymiş. 10 Ocak 1983’te Sankara başbakan oldu.
            
Sankara bu kez yeni Devlet Başkanı Ouedraogo ile anlaşamamış, dört ay sonra kendisinin tutuklandığını öğrendik.
            
Ama üç ay sonra da bir darbe daha oldu. Bütün darbe hazırlıklarını Sankara yapmıştı. Hükümetin buna karşı koyacak hiçbir gücü yoktu. Ouedraodo devrildi. Sankara da bütün gençlerin isteği ve askerlerin darbesi ile Devlet Başkanlığı’na getirildi.
Artık Sankara bayrak olmuştu bütün Burkina gençliğine. Çok kişi onu Lumumba ’ya benzetiyordu. Adı kısa zamanda bütün Kara Afrika’ya yayıldı. Sankara emperyalizm ve yeni sömürgecilikle savaşın simgesi olmuştu. Hergün halkın için karışarak coşkulu konuşmalar yapıyor ve kitleleri peşinden sürüklüyordu. Sankara Atatürk olmaya özeniyordu.
Sankara’nın yaptığı ilk işlerden biri ülkenin adını değiştirmek oldu. Sömürgecilik döneminden kalma Yukarı Volta tarihe karıştı. Burkina-Fasso adında yeni bir devlet doğdu.

Sankara gösterişe yönelik masrafları kıstı. Devlet Başkanlığının Mercedes’lerini, bakanların lüks arabalarını sattırdı. Kendine ufak bir araba aldı. Başkentte bisikletle dolaştığı da oluyordu. Spor gösterilerine katılıyor, koşuyor, top oynuyor, gitar çalıyordu. Ülkede sınırsız bir sempati yarattı.
            
Amacı yalnız Burkina’da değil, tüm Kara Afrika’da emperyalizme karşı savaştı.

Sankara tüm Afrika gençliğinin umudu idi, devrimciliğin simgesi idi, bir efsane kahramanı idi. Birgün onu da bir darbeyle devirdiler. Yalnız Burkina-Fasso’nun yoksul insanları değil, bütün Kara Afrikalılar aylarca onun yasını tuttular, şarkılarda adı söylendi.

Sankara son yıllarda Afrika’nın en delifişek, en yürekli Devlet Başkanıydı. Sayısız düşman edindi. Kimlerdi düşmanları? Kara Afrika’nın çağını yitirmiş tüm liderleri, tutucu çevreleri, yeni sömürgeciliğin maşaları. Ama buna karşılık Sankara tüm Kara Afrika gençliğinin “Che Guavera”sı oldu, milyonları sürükledi peşinden. Yeni bir “Lumumba ” oldu Kara Afrika’ya. Darmadağın etti siyasal konjonktürü. Ne diplomasi kurallarına uydu, ne geleneksel biçimlere. Aklına geleni söyledi, duman attırdı ortalığa. O yüzden de kendisini kurşunladılar.

Ne var ki Afrika’da Lumumba ’ların, Sankara’ların nesli tükenmedi. Elbette yeni güneşler doğacak, yeni Lumumba ’lar yetişecek Kara Afrika’dan.”
 
            
-Sayın Hıfzı Topuz sizi epey yorduğumu ve düşüncelerinizle baş başa bıraktığımı fark ediyorum.Ne var ki ilgi çekici anılar kitabınız beni size soru sormaya  yöneltti. Çalışma masanızın o büyülü atmosferinde yeni edebî çalışmalarınız var mı? Tabiidir ki söyleyip/söylememe hakkı “mahfuz” olmak üzere; uzun,yorucu,bellek tazeleyici sorularıma karşı gösterdiğiniz sabrınızdan, ilginizden dolayı bu içten söyleşiniz için size teşekkür ediyor ve esenlikler diliyorum.
 
           
 -“. Bugünlerde 1935-1947 yıllarındaki kültür olaylarına ve kültür devrimine dayanan bir roman hazırlıyorum.Sonbahara biter sanıyorum. İlginize teşekkür ederim.”
 
 
                                                                                       (Türk Dili Söyleşi Özel Sayısı,
                                                                                  S: 693, Eylül 2009, ss., 429-440.)