10.12.2010

SITKI OLÇAR’LA AVNİ ARBAŞ ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

“ 15 Kasım 2010 tarihinde vefat eden Kütahya’nın dünyaca tanınan çinici ustası Sıtkı Olçar (Sıtkı Usta) ile altı yıl önce yaptığım söyleşimi, okurlarıma sunuyorum.”
             
 “Taşranın gri aydınlığı”nı aydınlık yarınlara: Yaşam biçimiyle, sanatıyla ve sanatçı kişiliği ile taşıyanlar az da olsa; onların yaratıcı düşünceleri, çabaları küçümsenmeyecek derecede etkindir, etkileyicidir. Bu açıdan olayı değerlendirdiğimizde Anadolu’da yetişenler ve(ya) sanatını doğduğu, yaşadığı topraklarda sürdürenler “açıklayıcı kişilerle” işbirliği yaptıkları sürece kendi yerel sanatlarını, ulusala, evrensele doğru yaratma sürecinde güç kazanırlar. Bu bağlamda Nazan Ölçer’in de değindiği gibi “Sıtkı Olçar, Kütahya’da doğmuş ve bir taşra ili olmasına rağmen orayı terk etmeyip insanların ilgisini memleketine çekmek için her fırsatı değerlendirip tüm seramik sergilerine katılmıştır.”
 
Kütahya’nın tarihini, kültürel değerlerini, geleneğini hünerli elleriyle çiniye aktaran Sıtkı Olçar’ın çini serüveninde meydana çıkardığı “objeler” onun ustalığını gösterir. Bu ustalığın gelişim aşamalarını ve bireşimi sağlayan ustası Faik Kırımlı olmuştur. Çinideki tarihsel gelişim olgusunda Sıtkı Olçar’ın kendine özgü üslûbuyla, değişik biçim anlayışı kendini gösterir. Sözgelimi çeşitli dönemlere uzanan motiflerden “Bizans Serilerine”, “Kaptan-ı Derya Piri Reis Portolonları”dan “Yerküre Dünya Haritası”na ve son çalışması olan; “Sefertası ”nda orijinal form denemesinin yanı sıra, Kütahya’ya özgü motifleri yorumlayarak yeni kreasyonlar yaratır. Diğer yönden turkuaz’ın bütün tonlarını denemesi, diğer bir deyişle mavi; gökyüzünün sonsuzluğunu, suyun temizliğinin de bir simgesi olduğunu düşünür.
 
Yaşamın akışını belirleyen coşku, heyecan ve tutku sanatçının ironik(mizahi) bir bakış tarzını da belirler. Çiniyle gelen süsleme sanatı, Kütahya’nın kültür tarihi içinde geçirdiği hayat felsefesinin çiniye verdiği önem ve toprak ile özdeşleşmesidir. Toprağa(kile) biçim verme, boyama, sır ve çeşitli teknik koşullarda pişirme sorununun üstesinden gelen Sıtkı Olçar; çinideki yenilik aşkıyla gizli güzellikler peşindedir. Bir bakıma kendine güçlükler getiriyor; onun bilinçaltında gizlediği “ürperişlerle”dolu bir dünyası vardır.
 
Sıtkı Olçar’ın çini serüveninde “açıklayıcı kişi”  olarak yer alan Avni Arbaş; “plâstik bir kütleye artistik ifadenin kazandırılması yönünde”  ruh ufkunu açmıştır. Geçen ay yitirdiğimiz değerli sanatçımız Avni Abraş ile Kütahya’da geçen “kırk günlük” zaman ve mekânı, çini ve sanat birlikteliğini; anıların sisli, buğulu görünümleriyle Sıtkı Usta ile sanatçımız üzerine- gri, donuk,  yağmurlu  bir güz gününde- söyleştik.
 
Avni Arbaş’la nasıl tanıştınız? Kütahya’da birlikte olduğunuz zaman ve mekânı; insan ve sanatçı kimliği ile O’nu bize anlatır mısınız?
 
Rahmetli Avni Arbaş ile Ankara’da mimar Ertan Mestçi’nin Artisan Sanat Galerisi’nde (şimdi İstanbul’a taşındılar…) açmış olduğum  “Çini Sergisi”nde tanışmıştık. Ertan Bey, birbirimizi tanıştırırken:
 
 “- Avni, Sıtkı’nın oralara(Kütahya’ya) bir gitsene, değişik, güzel ve kendi halinde bir Anadolu şehri…Dinlenirsiniz, Sıtkı, doğayı gezen adamdır, birlikte gezersiniz” dedi.
 
“- Avni Bey, gelirsem kabul eder misiniz?” dedi.
 
Bir hafta sonu Kütahya’ya geldiler. Kütahya’da 1985-1986 yıllarında kırk gün birlikte çalıştık. İki katlı ahşap dükkânın üst katını atölye yaptık. (Şimdi benim iki katlı dükkânın yerine park ve bahçe oldu. Güzelim tarihî binaları ise günümüz belediyeleri yıktılar.) Ben, Avni Bey’e çini tabaklar, çini boyaları…ve o günlerde kalın kalın eşek kılından çini fırçaları yaptırdım. Ne isterse her şeyi verdim. Hep çalışırdı. Bazen de sinirlenirdi. Çalışırken sessizliği, kuşları, insanları sever, ağaçların yapraklarını da seyrettiği olurdu. Bizlerde içimizden şaşırırdık.
 
Avni Bey’le akşamları yemeğe giderdik. Bazen bana kızardı:
 
“ - Lan ne biçim adamsın, içmiyorsun! Ben karşımda içmeyen adam olunca da ben de tek başıma zevk almıyorum. Ne boktan herifsin.” diyerek söylenirdi. Bazen de muzipçe(takılarak) gülerdi. Bir gün Kütahya’daki Çukurhan’a gittik. Handa horoz  dövüşü vardı. Horozları, çevreye toplanan insanları sürekli gözledi. Baktı baktı …Gece yarısı polisler geldi. Horoz dövüşçülerini hırpalıyorlardı. Onlarla Fransızca konuştu, konuştu, ekip şaşırdı. Bir şey anlamasalar da handan çekip gittiler. Handaki adamlar sevindiler:
 
 “- Beyim kahve iç!” diye ikramda bulundular. Onlarda şaşırdılar. “Kim bu adam?” diyerek. Şimdi o hanın yerinde binalar yükseldi, bir parça daha tarihe gömüldü güzelim eski yapılar ve demir kapılar…
 
Yıllar sonra anladım ki, o horoz dövüşü resim konusu olmuş, taş baskısını “Sıtkı’ya” diyerek imzalamış…Şimdi elimde yadigâr kaldı. Avni Bey’le birlikte olduğumuz o zamanlar dükkânımın çevresinde komşularımız vardı. Esnaftan meselâ  berber İzzet, çırakları ve civar esnaf hürmet ederlerdi. Resimden anlamadığımız gibi, bu adam Paris’ten gelmiş diyerek…Bazen komşularla toplanır, birlikte “köfte partisi” verirdik. Bir yığın köfte…Avni Bey ilk önceleri yadırgasa da, sonradan O da bize uydu gitti. Çünkü çatalla değil, ellerimizle kapışırdık köfteleri, muziplik(şaka etmekten hoşlanan) gençlik, çocukluk ne derseniz, diyebilirsiniz.
 
Bir gün de Çavdarhisar’a(Aizani) gittik.(“ Roma iskan merkezi, açık hava müzesi”) Hem gezdik, hem de tarihi Roma Köprüsü üzerinden balık tuttuk. O zamanlar balıklar vardı. Şimdilerde kazlar yüzüyor, etrafında  ya da bazı kazlar yürüyor iki ayaklılarda olsa!...Şu anda o güzelim köprünün mermer kaplı yollarında Romalılardan kalma tekerlek izleri vardı ki, üzerine asfalt kaplayıp kapattılar tarihi eserleri…
 
Ören yerini gezinirken, çocuklar Avni Bey’e:
 
 “- Have are you?” derlerdi. Onu turiste benzetirlerdi. Tabii o da içten içe kızardı. Çocuklarla mükemmel bir Fransızca konuşur, daha sonra:
 
 “- Oğlum, ben, Türk’üm ve de Çerkez… öyle her kişiyi siz Avrupalı mı sanıyorsunuz? İlk önce ‘merhaba’ deyiniz “ derdi. Aslında görgü kurallarını da öğretirdi. Ben bile neler öğrendim, Avni Bey’den…O dönemlerde çok sigara içerdim. Otomobilin camından izmariti hop dışarıya…”
 
 “- Sıtkı oğlum, az önce söyledim. Sigaranı dışarıya atma!.. Ormanı, ekinleri yakacaksın. Bak, buraya kül tablası koymuşlar. İnsan gibi izmaritini şuraya koy!” diye diye… Üç haftada öğrendim. Şimdi hiç bir şey atmıyorum, camdan dışarıya…
 
Resim sanatında uyguladıklarını neden çinide görmek istiyordu. Amaç ve ilkeleri nelerdi?
 
 “ Resim sanatı sadece tuvalde değil, her yerde olabilir. Taşta da, binada da, sıvada da, ağaçta da, ama günümüzde apartmanlar varsa, taşınabilir olursa yaşaması daha uzun sürer. Sizin çini desenlerinizde birer resimdir, ama benim çalışmalarım, benim için özgün olmalı, resim olmalıdır” derdi.
 
Resim sanatıyla birlikte, bir tezyinat, süsleme, bezeme ve motif sanatı olan çiniciliği hangi yönlerde paralellik kurabiliyordu veya neyi amaçlıyordu?
 
Tezyinatı, süslemeyi ve bezemeyi zaten devrinde yörenin sanatçıları en güzelini yapmışlardır. Avni Arbaş ise, kendi çalışmalarını çinide görmek istiyordu. Bize şöyle diyordu:
 
 “- Biliyor musun? Toprak, insanlık tarihinden günümüze kadar devam etmiştir.” Benim de sonradan anlamaya başladığım epeyce sanatlı konuşmalarını dinledim.
 
Avni Arbaş büyük bir sanatçı duyarlılığı ve hayal gücünün sonsuzluğunda “çinideki sırrı mı” keşfetmek istiyordu?
 
Onun çinideki sırrı keşfetmek gibi merakı, çabası veya çininin gizemine ermek gibi bir dileğinin olduğunu sanmıyorum. O, kendi dünyasında yaşayan bir sanatçıydı. Ama turkuaz’ı ve renkleri cıvıl cıvıl kullanmasını severdi. Bende o dönemlerde çok gençtim ve pekte fazlaca bilgim yoktu. Ne yalan söyleyeyim: ondan zaman içinde bir şeyler öğrendim. Bu sorunuzun ana cevabı da şudur: Vallouris, Fransa’nın Kütahya’sı…Ve Avni Bey de Picasso’nun Valloris’de yaptıklarını Kütahya’da yapmak istedi.
 
Sizin duygu ve düşüncelerinizle Avni Arbaş, çinideki sırrı, başka bir deyişle gizemi görerek, yaşayarak, heyecanlanarak, çizerek, boyayarak almış olduğu ruhsal haz onda nasıl bir duygulanım yaratıyordu?
 
Avni Bey, çinide heyecanlanarak çalışırdı: Hemen hemen eserin başına geçerken, çocuk gibi şen, veya çok ciddi, bazen “hay Allah!” ; bazen de homurdanır, sinirlenir. Huysuzlanırdı. Teknik bilgisi olmadığı için de hep sorardı. “- Yanımdan kaybolma” derdi. Çünkü, bizim seramik boyalarının ince veya kalın sürülmesi halinde sır’da “pütürlenme”olur. O, tuvaldeki gibi dokuların, fırça tuşlarının gösteri(le)meyeceği telaşı ve ağırlığı içinde olurdu. Ama sonrasında rahat ve güzel çalışmalara başladı. Kırk gün boyunca çok keyf aldığını, dinlendiğini söylerdi.
 
Kütahya’da çini atölyenizde birlikte çalıştığınız günlerde sanatçının en çok üzerinde durduğu figür, desen, motif nelerdi? Bildiğim kadarıyla ressamın “Atlar” üzerinde derin ilgisi ve sevgisi vardır. Tahmin ediyorum ki, at desenlerini de çiniye aktarmıştır. Bu konuda bilgi verir misiniz?
 
 “Atlar”, “Atatürk”, “İstanbul Kabataş”, “Boğaz”ı; diğer taraftan gezerken izlediği: Dağları, çiçekleri, kuşları vb. yaptı. Şimdi aklıma geldi: Yarım kalan atlı resimli tabak vardı. Bulursam onu da sır’layıp fırınlayayım…Birkaç objesi de benim atölyemin duvarlarını süslüyor.
 
Avni Arbaş, her ne kadar evrenselliğe ulaşan bir sanatçımız olarak kabul etsek de o, Türkiye’ye özgü yerel motifleri resimde kullanan sanatçılarımızdandır. Yerelden/ulusala ve evrensele giden yol(lar)da kendine özgünlüğünü bozmayan(“kendi resmini yapan”), muhayyilesi zengin olan sanatçımızdır. Bu açıdan değerlendirdiğimizde: Geleneği yaşatan ve kendi janr’nda değişik motifler üreten Anadolulu bir çinici ustası olarak onunla hangi noktalarda uyuşuyor ya da uyuşmuyor dunuz? Açıklar mısınız?
Avni Bey, atölyede çalışırken, yapacağı formları seçerek kendi özgünlüğü içinde yaptı. Objeleri bazen kırıp kırıp atıyordu…tâki beğeninceye kadar; bazen de yarım bıraktığı da olurdu. Sonra devam ederdi. Sohbetimiz arasında bana şunları söyledi:
 
“- Şu çinilerin üç boyutlu, ama sen bunları bilerek çalışmıyorsun. Şansın var da onun için yapıyorsun.” diyerek dosdoğru gerçekleri dile getirmekten de çekinmeyen bir kişiliği vardı. Ankara Artisan’da açtığı “Çini Sergisi”nde ilginin ve satışın çok olduğunu burada belirtmek isterim.
 
Tuba Akyol, Avni Arbaş’la yaptığı söyleşide (Milliyet, 8 Aralık 2001) : “Para için resim yapmam. Meşhur olabilirsiniz ama bir işi meşhur olmak için yaparsanız hapı yutarsınız.(…)Resme ticari olarak hiç bakmadım. Kendime ihanet etmedim, bu yüzden resme de hiç ihanet etmedim” diyor. Bu konuda ne dersiniz?
 
Avni Bey, söz konusu söyleşide söylediği gibi, “para” onun için önemli değildi. Ben    den yaşça büyükte olsa sonuçta birbirimizle dosttuk. Gözümün birazcıkta açılmasına vesile olmuştu. Ama hepsi bir kenara; dostluk başka bir duygu. İstanbula gittiğimde onun Kabataş’ta evinde kalırdım. Jeans Restoran vs. gibi yerlere yemeğe götürürdü. Ressamlarla ve bazı dostlarıyla da tanışma fırsatım olmuştur.
 
Son bir sorum: Rahmetli Avni Arbaş’la Kütahya’da sizin yanınızda, çini atölyenizde birlikte çalıştınız. Gerek atölyedeki çalışmalarda: gerekse tarihi, kültürel varlıklarıyla, doğa zenginlikleriyle tanınan kentin mimarî dokusu hakkında gözlemleri, izlenimleri ve onu çok etkileyen, duygulandıran ontolojik öğeler nelerdi açıklar mısınız?
 
Kenti gezerken tarihi eski evlerin bakımsızlığına kızar:
“- Evlere yazık. Çöplere bak!. Tükürmesen olmaz mı? Bu insanlar okumuyorlar azizim. Okumayan millet adam mı olur? Olmaz. Şu Aizani’nin perişanlığına bak!. Yüzyıllarca önce yaşanmış medeniyet daha temiz. İki medeniyeti karşılaştırsana Sıtkı; şu  salaşlığa bakar mısın?” derdi. Bizim Kütahya’da, Kütahyalıların da bilmediği taş binalar vardır. Onları gezerken Avni Bey’e: “- Şu kartal değil mi?” dediğimde: “- Sende diğerleri gibi yere bakmadığın için biraz ileriki yıllarda geç de olsa adam olursun oğlum!. Tabiî ki kartal, hem de çift başlı taş kabartma…”
 
Avni Bey, yaşadığı çevreye ressam gözüyle bakardı, muhakkak…En güzel lâfı musiki gibi söylerdi: “_ Eşek der,  kızınca. Sonrada olmaz, eşeğe hakaret olur. Onun gözleri çok güzeldir, meşakkat(güçlük, zorluk) çeker onlar. Bu kez “Eşşekoğlu eşşek…” der. Ve piposundan bir nefes çekerdi. 
 
( Artist, Haziran 2004, S: 6/20, ss. 66-69)