30.01.2012

TUTKULU VE FIRTINALI BİR AŞKIN ÖYKÜSÜ

Camille Claudel (1864-1943) henüz on dokuz yaşında heykeltıraş Auguste Rodin (1840-1917)’le tanışır. Önce öğrencisi, sonra sevgilisi olur. Bunu on beş yıllık tutkulu ve fırtınalı bir ilişki izler. Camille bu ilişkiden bezgin ve yenik çıkacaktır… Sevdiği adamla heykel çalışmalarını birlikte yapacak. Arkasından da ıstırap yılları başlayacaktır. Kendisi kadar ünlü şair/oyun yazarı Paul Claudel(1868-1955)’in ablası olan Camille Claudel,  geceleri gizlice inşaatlardan çamur çalarak heykel yapmaya başlar.” On yedi yaşında bir kızın yaşam çizgisinde sanata karşı dayanılmaz tutku böyle başlar. En büyük arzusu heykeltıraş olmaktır. “Gece sonsuza dek boş” Kış günlerinde, karlı havalarda akşamın dinginliğinde inşaat çukurlarına girerek, büyük bir hırsla çamurları tahta bavulun içine koyar. Hızlı adımlarla evinin yolunu tutardı. ”Kaldırım taşlarını birer birer sayıyor. Sert taşlar…Çorabı, çorabını bırakmış düşüyor. Pürüzlü topraktan kayıyor elleri. Solgun ve engin.” onu görenler bir anlam veremiyordu. Gecenin bu saatinde genç bir kız ne yapıyordu?.. “Evinde oturup eş olarak seçilmeyi beklemek yerine sanatçı olmaya kalkışmak, üstelik heykeltıraşlık gibi yalnızca erkeklere mahsus bir sanat dalını seçmek…”
 
 “Aşkların en büyüğünün göstergesi, sevdiğine hayatını vermektir.” Başka bir deyişle, “Ölümsüzleşmek sonsuza doğru geleceğe uyarlanmaktır.” İşte bu anlamlı sözlerin izinde kendini Rodin’in yaratıcı ellerine bırakır. Camille sessizce, ustasının yol göstermelerini dinliyor. “Yaratıcı bakış birleştirici olduğu kadar da ayrıştırıcıdır ya da eleştiricidir.” Rodin, Camille’i yaratma düzeyinde, izleme düzeyinde, değerlendirme düzeyinde de nesneleri görmeyi gösteriyor. Yaratıcılığın ön koşulu olan “görmeyi”, bir duygu-düşünce bütünlüğü içinde “gerçekliği”, tüm belirleyici özellikleriyle görsel düşünmeyi öğretiyor. Daha vurgulayıcı tanımlamayla: “…ruhsal titreşimlerin tınısını duyma ve en yüksek düzeydeki hakikatlara açılmadır.”  Öte yandan, Rodin’nin “yanında kaldığı ve hayranlığını gizlemediği üstadın”,  beş yıl boyunca sekreterliğini yapan; sanatçı hakkında bir biyografik kitap yazan Alman şairi Rainer Maria Rilke(1875- 1926)’ye göre, “Rodin her şeyden önce sabrın bir simgesidir. Rodin çalışkanlığın, yaratıcılığın, sabrın, sürekliliğin, yoğunluğun, yaşama sevincinin, tabiat hayranlığının, büyüklüğün ta kendisidir Rilke’nin gözünde.”
          
Hazla sevincin, heyecanla çalışmanın buluştuğu yer: ATÖLYE
 
Camille, ayrıntıların kurduğu bütünlükte bir heykel formunu içinde ve nesnelerde düşünmeye başlıyor. Bütünle parçaların giz dolu uyumunda sonsuz araştırma, inceleme yolunda Rodin’den aldığı derslerde kuralları yerine getiriyor. Giderek kavramların öz ve biçimlerini yakalamaya çalışıyor. İlgiyle, hırsla, insan vücudunda çeşitli deneyimleri bir bir görerek, izleyerek, etüt yaparak, gerçeği yalnız salt “estetik objeyi” beyninde tasarlıyordu. Bir bakıma “öznelliğin çemberinden nesnelliğin geniş alanlarına doğru yükselmeye çalışıyordu.” Son amacı da gayet tabidir ki, “özneli nesnel” kılabilmektir hiç şüphesiz… İşte tam bu sırada   Camille’in matematiksel zekası onu, “estetik değere” doğru ulaşmasını sağlıyordu. Muhteşem küçük heykelcikler ( Konuşkanlar, Küçük kız vd. ) figür, grup figür çalışmaları atölyesini “mucizeler dükkânı” na dönüştürüyordu. Büyük bir hazla, düşünsellikle, dahası, zihnin sezgisel yeteneklerini aşama aşama belirginleştiriyordu. Objeleri görmekten çok belirlemek, biçimselleştirmek için var gücü ile gecelerini gündüz yaparak çalışıyordu. 
 
Rodin’in etkileri, etkilenimleri heykellerinde yansıyordu. Ama o kendi kendisi olma ülküsünde, hırsında, sanat dünyasına apayrı bir ses getirmek istiyordu. Artık Rodin de ona “kıymetli  altın” gözüyle bakıyordu. Şöyle diyordu: “ Ona altının yerini gösterdim; bulduğu altın ona ait.” Camille’i kendisiyle yarışan bir heykeltıraş olarak görüyordu. “Ondaki  genel kavrayış biçimini  çok iyi görüyordu. Camille ender rastlanan bir hırsla, dinmeyen bir heyecanla, nesneler dünyasından seçtiği formları kompoze ediyordu. Rodin’in büstünü yapar. Büstü dostlarıyla açar. Rodin: “On yıl sonraki büstümü yapmışsın” der. Hemen arkasından şu sözleri söyler: “ Bayan Claude artık bir üstat!...” der. Onu sanata özellikle heykele yönelten şey, dünyayı araştırmaya yönelten gücün temelinde belirleyici bir yatkınlık vardır. Bunu çağrıştıran diğer bir ifadeyle: “Estetik çabanın temelinde yetkinlik vardır. “ Ancak Camille, üretime girdiğinde kendi(si)nin bilincinden uzaktır. Çünkü Camille’in en büyük fenomeni Rodin’dir. Diğer bir deyişle, esin kaynağı odur. Ondan aldığı bilgiler, görgüler, izlenimlerle aklında betimlediği -birden doğan son derece ilgi çekici kişisel görüşlerini yaratacağı-  figürlerin oluşumunda bu duyuş ve seziş vardır. Hatta, aralarında ilgi çekici bir diyalog geçer: -Rodin, her şey benden geliyor.  -Camille, yoksa beni kıskanıyor musun? der.
 
Meseleyi Einfühlung(özdeşleyim) kavramıyla çözmek gerekirse: “estetik nesne karşısındaki coşkunluk kadar o nesneye girebilme yatkınlığını duyurur.”  Camille’in yetisi, her şeyden önce, kafasında kurguladığı eseri imgesel olarak düşünebilme yeteneğinden gelir. Sanatçı dünyayı soyut olarak değil, somut olarak görür. Bizzat on beş yıl çalıştığı ustası Rodin’den edindiği izlenimler, izdüşümler onda duygusal biçimde tezahür eder. Nesneler  görülen, işitilen, elle dokunulandır. Bu aşamayı Afşar Timuçin şöyle dillendirir: “Her sanat yapıtı özel olarak görülmüş ve gösterilmiş ilişkilerin yansıdığı bütünlüklü bir yapıdır” der. Rodin’in yaptığı gibi, modellerine gözlerini kapatarak yaratıcı elleriyle okşayarak, keşfeder. Damarların çıkıntılarını yaşam belirtilerini elleriyle yoklayarak beyninde ve gözünde tasarlanabilen bir şey olarak algılar. Ustasının sözünü unutmaz: “Sanatçı sadece gözlerine inanır.” Camille ruhsal olarak da tıpkı Van Gogh gibi “Aşk Humması”na tutulmuştur. Yeni bir acıyı, yeni bir tutkuyu keşfeder bedeni…
          
Sonun başlangıcı ve ıstırap yılları…  
 
“Biz anlık zavallı kadınlarız, zayıf, narin.
Sonsuzluğun içinde bir günlük konuklar…
Bizden önce kim bilir kaç kadın aynı şarkıyı
Buralarda söyledi. “
                                       Paul Claudel
                                La cantate a trois voix
 
Vincent Van Gogh, “Istırap hiç dinmeyecektir!...” derken, Camille Claudel  için “Aşkların en büyüğünün göstergesi,  sevdiğine hayatı(nı) vermektir.” Hatta eserlerinde bile bunu işler . Arkadaşı Charles Morice,  gazetede yayımlanan yazısında şöyle diyordu: “ Aşkta kutsal olan ne kadar yan varsa, Matmazel Claudel bu olağanüstü esere yerleştirmiş, Çakantula adlı eserine.” Gogol’un deyişiyle Camille, “dışından gülerken içinden gözyaşlarını saklıyordu.”  Rodin’le birlikte yaşayan Rose Beuret, aşk ilişkisini bilmesiyle ortam gerginleşir. Bu durum iki sanatçının trajik yönünü belirler. Camille için “yaşamak acı çekmektir.” Artık dayanamaz: “Birini seç ya karın ya ben!...”  “Ama Rose karım değil!...” “Sevdiğini ben olduğumu söyle.” “Rodin, sevmenin birçok yolu var. Hazırlanmam için bana zaman tanı” der.  Rodin’le birlikte olduğu zaman “ruh ve ten”in (“Pusudaki Ten”) doyumsuz katharsis’inde hamile kalır. Rodin’in bunu fark edememesi yaşamlarındaki en büyük kırılma noktası olur. . Camille bu durumu Rodin’e söylediğinde: “Bebek beklediğini bilseydim seninle evlenirdim.” “ Duyguların cehennemine girmek istemiyorum.” ”Sen heykeltıraşsın fark etmeliydin!...” der. Ama artık çok geç!. Çünkü, Camille karnındaki “cenin”i kürtajla aldırır. Şöyle yakarır: “ Siz kutsal Anne o ilk ve tek çocuğun ölümünü gördünüz!... Elveda benim parçam!..”
                                                       “ Ruhum ölesiye kederli.”
 
Hind’in gizemli dünyasında söylendiği gibi, “Sonbahar bulutlarına benzer hayat, bir toplanır, bir dağılır.” Camille de sevdiği adama şöyle seslenir: “Biz çorak topraklarda iki hayaletiz” demekten kendini alamaz.  Rodin’e karşı duyduğu “duygu yakınlığı”nda Lalo’nun söyleyişinde billurlaşır: ”Düşünülen nesne ve düşünen özne, ayrılmaz bir biçimde, tek ve bölünmez bir güzellikte kaynaşırlar.” Ancak Rodin kendine dönük, bencil bir insandır ve genç Camille’in entelektüel ve sanatsal gelişimini tamamlarken bir yandan da bağımsızlığını ve sanatsal kişiliğini bastırmaya çalışır. Camille,” Ağlamak yararsız, susmak daha iyi. Kapımı sonsuza kadar kapıyorum.”
          
“Ruhum ölesiye kederli.” ” O bile terk etti! O bile!..”  Camille Claudel otuz yıl akıl hastanesinden yazdığı mektuplarında dramını bu, üç sözcükten ibaret cümleyle özetliyordu.  Biteviye söylenip duruyordu: “ Ya ben, ben onu sevmedim mi?”…” Benim de yakınmaya hakkım yok mu?” 
 
Soğuk gecenin arkasında son mektubunda da şunları yazıyordu: “ Bir sanatçı için acı bir sürpriz, ödüllendirilmek yerine başıma bu geldi. Zaten böyle şeyler hep beni bulur…” Trajik olan çektiği manevi acılardan değil, “insancıl ideal”in yok olup gidişine hayıflanıyordu. Rodin’le yaşadığı tutkulu ilişkiden Camille bezgin ve ezgin düşer. Ama o “ yenildiğini ne zaman kendine itiraf edecek…”, “ aynalara onun ismini bağırıyor, sanki sevdiğini vereceklermiş gibi, beklediği ışığı, vermek istediği savaşı…” Ne heykel tutkusu ne aşka yönelen ruh ve ten kendini avutamaz. Artık yolun sonunun başlangıcına gelmiştir. Michelangelo’nun söyledigi gibi, “ Kutsal aşk çarmıha kollarını açmış bize(“bakıyor”).
O dönemin Paris’inde sanatçılar arasında yaygın olan “absent”  içkisine olan tutkusu genç kadını deliliğin sınırlarına kadar götürür. İtalyan şairi Cezare Pavese’nin intiharından kısa bir süre önce günlüğüne şöyle yazar. (Sanki Camille’in dramını yansıtır.): “ Acı  bile, intihar bile hayatın,  şaşkınlığın,  gerilimin bir parçasıydı.”
 
1943’de otuz yıldır kapalı tutulduğu bir akıl hastanesinde ölen Camille görsel anlamda ender denecek güçte ve özgünlükte eserler bırakır. Ama erkekler dünyasında üstünlüğünü ispatlamış kadınlara uygulanan cezadan kurtulamaz: Unutulur… Ama o Mathias’ın    söylediği gibi, “… Gerçekten insan ona baktıkça daha çok seviyor onu, daha çok anlıyor, hayran gözlere güzelliğin hakiki sarhoşluğunu doldurduğunu daha çok hissediyor.”
 
                                               Sanatıyla Camille  Claudel
 
Fransız sanat tarihçisi Rene Huyghe, “görüşler”, “sezişler”, “alışkanlıklar” ve bütünü düşünmek için şöyle der: “Sanatçıların bize sunduğu dünya kendilerinde taşıdıkları görünmezin görünür yansısı gibidir. Sanatçılar bize varlıklarının anahtarını bırakırlar; onlar varlıklarına bir dolambaçla, bir simge aracılığıyla girmemize izin verirler.”  Camille’in heykel tutkusuyla birlikte, kişiliğindeki bireysel güç ve coşkun duyuş, seziş derinliğinde eleştirel bir göz ortaya çıkar. Ve o bunu yaptı. Sonsuz ihtirasla,  arzuyla,  Epiküryen(zevkçil) edayla yaptığı heykel gruplarında; insan bedenini hareketlerinden soyan birer denemelerdir.
 
Morhardt Mathias, 1893 Martında Mercure de France’da yayımlanan makalesinde şöyle diyordu: “…Cour des Miracles’a bakan penceresinden orada her gün yaşanan drama tanık olduğu döneme ait küçük grup çalışmalar - kör müzisyenin etrafında yarı çember halinde oturmuş çocuklar, şapkaları elde, elleri arkada, gözleri kapanan yukarki pencerelerde iki küçük şarkıcı ve daha bilmediğim niceler - ölümsüz eserlerin kutsal izlerini taşırlar.” der. Mathias, önemli bir ayrıntıyı da çizer: “ …dört kadında ona bu olağanüstü başyapıtı esinleyecekti: Les causeuses (Konuşkan Kadınlar) …Biçem ve imgeleme gücü karşı konulmaz bir güçte. Sanatçının insan biçimine saygısı, onun sadakati bile bugüne dek görülmemiş bir yücelik ve serbestlik içinde kendini gösteriyor.”  der.
 
Camille’in kafası imgelerle doludur.  113, İtalie Bulvarındaki evine dönüyor. Birkaç aydır kendi atölyesi var artık. Atölyesine girip çalışmaya başlıyor. Yitirilmiş zamanı yakalaması gerekiyor. Yontuyor, taslak yapıyor, arıyor. Artık Rodin için çalışmıyor, zamanı var. Bekleyiş içinde, onu bekleyerek yeterince zaman kaybetmedi mi? 
                                                                                                                    
                                                                                                                    
 “ Her şeyi ona bağladı. Her şeyi onda kaybetti”                   
                                                                                                                    
           
Özetlemek gerekirse, Camille Claudel yaşam sıcaklığının eksikliğini seziyor ve her yaptığı heykel onun şiirini söylüyordu. Baudelaire’in unutulmaz sözüyle: “ Hayat gücü yaradılışı bütünüyle parçalara ayırıyor; sonra kökü ruhun ta derinliklerinde olan yasalara göre parçaları bir araya getirerek bunlardan yeni bir dünya yaratıyordu.” Ancak,  şunu da göz ardı etmemek gerekir: Camille, gelgitlerini bir “deliryum” halinde değil de bir sanatçıda olabilecek dışavurumlar olarak görüyordu. Nitekim Akıl Hastanesinden gönderdiği bir mektupta şunları yazacaktır: “…Benim yerim burası değil, beni bu ortamdan kurtarmak lâzım; on dört yıllık böylesi bir yaşamdan sonra, avaz avaz  özgürlük istiyorum…” der
 
 “İçindeki çocuk Camille” i ne güzel anlatıyor Henry Asselin: “ Camille binlerce rengin birbirine karıştığı, tüylü, kurdeleli şapkalara, abartılı giysilere isyan bayrağını çekmişti. Çünkü bu olağandışı sanatçıda bir aşırılık, sürekli çocuksu bir yan vardı.” der. Camille kendisini ve çevresini hiç abartmadan, doğal, yalın bir şekilde şöyle değerlendiriyordu: “ Doğal güzelliklerimi ortaya çıkaran güzel şapkalar, güzel giysiler satın almalıydım kendime. Bu sanat daha çok ihtiyar sakallılara, aptal suratlı kadınlara göre, doğayı paylaşan bir kadına göre değil…” demekten kendini alamaz..
 
Camille Claudel’i hiçbir şey yıldır(a)madı. Kendine özgü coşkun ve vahşi yapısıyla hayat ve sanat macerasına atılır. Rodin’i bütün ihtirasıyla olduğu kadar bütün kalbiyle, bütün ruhuyla sevdi. Ümitsiz aşk, iki sevgiliyi birleştiremeden melodramla sona erdi. Kardeşi Paul Claudel, bu konuda şu anlamlı sözü söyleyecektir: “Her şeyi ona bağladı. Her şeyi onda kaybetti.”
                                                                                                                                   
Sonuç Yerine         
                                                                                                                                   
4 Aralık 1905’te sanatseverler tarafından ilgiyle izlenen Serginin özel açılışını yapan galerici Eugene Blot, onun için şunları söyler:  “ Sen bu dönemin en otantik heykeltıraşısın. Deha her zaman dönemin kâbusudur. Sanatında kıyas kabul etmeyecek kadar büyüdü.” der.
                
Karar vadisinde tek olma özelliğini ruh ve bedeninde gösterdi. Sanat tarihine kalıcı eserler vererek erkekler dünyasına nanik yaptı. Hüzünle, bekleyişle, umutla/umutsuzluk arasında... Büyük bir bedelin sancısı “Ölmeyen Aşkı”ı hep duyumsadı.
                
Anne Delbee, Camille Claudel’i konu alan ve önce Cartoucherie’de sonra Jean-Louis Barrault/Rond-Point Tiyatrosunda sahneye koydu. Ayrıca Rejisör Bruno Nuytten tarafından “ Camille Claudel” 1988’de filme alındı. Camille Claudel’i Isabelle Adjani, Rodin’i de Gerard Depardieu canlandırdı Tiyatroda ve sinemada ölümsüzleştirildi. “Yaratıcılıkta otuz yıl, akıl hastanesinde otuz yıl”…
Ve sanatla, aşkla yoğrulmuş bir ömür böyle geçti!..
                                                                                                                   
 
Kaynak:  Anne Delbee, Bir Kadın, Çev.: Ayşe Kurşunlu Ortaç, Afa Yay., (İkinci Baskı), İstanbul, 1990.
 
Açıklama/Gönderme: Rodin ve Camille Claudel arasında geçen diyaloglar “ Camille Claudel” filminden alınmıştır.               
                                                                                                                    
( rh+artmagazine, S: 82, Temmuz 2011, Yaz Özel Sayısı)